Careerlab Consulting

Blog

S Raporu #17

S Raporu #17

Herkese merhaba! Kahveniz hazırsa, bu hafta rapora takılanları beraber turlayalım:



“Eğer şimdi geri çekilirsem, bütün bu uğraş, risk aldığım her şey, verdiğim her mücadele hiçbir anlam taşımayacak. Bunu yapmazsam, onlar kazanmış olacak. Bu davadan vazgeçersem, herkes için kayıp olacak."

Unutulmaz “A Time to Kill” filminde Jake Brigance (Matthew McConaughey) , tüm tehditlere ve herkesin onu vazgeçirmeye çalışmasına rağmen, üstlendiği davada geri adım atmamasını bu sözlerle özetlemişti.

Bu sözler, aslında sadece bir film sahnesini değil; iş hayatında liderlik yapan veya liderlik etmek isteyen herkesin zaman zaman yaşadığı bir iç mücadeleyi de anlatıyor.

Çünkü iş dünyasında da durum farklı değil.

Bazen bir liderin aldığı kararlar, ilk bakışta çevresine tuhaf gelebiliyor; bazen anlaşılmıyor, hatta dirençle karşılanıyor. Yani özetle, akıntıya karşı yüzmek hissiyatı veriyor.

Yeni bir fikir getirmek kolay değil. Alışkanlıkları zorlayan her adım bir tür tümsek yaratıyor.

Bu noktada da liderlik, kararlılığı inada dönüştürmeden ilerleyebilme ustalığını ister.

Yani hem inandığın yoldan şaşmamak hem de gerektiğinde yeniden değerlendirebilecek esnekliği korumak…

Ama işte fark tam da burada ortaya çıkıyor: Tümsekleri görünce geri mi dönüyoruz, yoksa aynı kararlılıkla yürümeye devam mı ediyoruz?

Gerçek başarı, çoğu zaman herkes ikna olduğunda değil, henüz kimse ikna olmamışken doğru bildiğinin arkasında durabilenlerde ortaya çıkıyor. Çünkü yenilik, ancak dirençle sınandığında güçleniyor; liderlik ise ancak geri adım atmayanların omuzlarında yükseliyor.

Bazen tek yapmak gereken şey, tıpkı Jake Brigance gibi, tüm baskıya rağmen kendine sormak:

“Şimdi vazgeçersem, verdiğim tüm ödün boşa mı gidecek?”



Geçtiğimiz haftalarda, liderlerin ekiplerinden inisiyatif beklerken aslında yeterince delegasyon yapıp yapmadıklarını sorguladığım bir konuyu ele almış, görevlerin delege edilmediği bir ortamda inisiyatif beklemenin pek gerçekçi olmadığını hatırlatmıştım.

Peki, gerçekten inisiyatif alan profesyoneller kriz anlarında nasıl bir fark yaratır?

Krizler, bir ekibin hem yetkinliğini hem de güven ortamını test eden anlar olarak öne çıkar.

İşte bu noktada, inisiyatif alabilen çalışanların rolü belirginleşir.

Ancak inisiyatif alabilen çalışanların kriz yönetimindeki başarısında gölgede çoğu zaman yöneticilerin delegasyon yetkinliği bulunuyor.

Güven ortamı yaratan yöneticilerin ekipleri, inisiyatif alırken çok daha özgüvenli hareket eder.

Çünkü kriz anında alınacak kararların “hesap verme baskısı” altında değil, sağlıklı bir sorumluluk alanı içinde değerlendirileceğini bilirler.

Bu sayede hem duygusal olarak daha sakin kalabilir hem de durumu objektif analiz ederek doğru kararları alma becerisi gösterirler.

Burada bir diğer kritik unsur, delegasyon-inisiyatif arasındaki ‘tavuk–yumurta’ ikileminin tam merkezinde yer alan sürekli geri bildirim kültürüdür.

Evrim Kuran ve Murat Yesildere ’nin Kitabın Ortası yayınlarında belirttiği gibi, sürekli geri bildirim kültürünün olduğu kurumlarda, dostluktan ve ekip üyelerine değer vermekten kaynaklanan bir eylem olarak bilindiği müddetçe, ekip üyeleri gelişim alanlarını daha iyi fark eder.

Bu, ayrıca kriz anlarında daha sakin kalabilmelerini sağlar.

Sonuç olarak, kriz yönetiminin yolundaki taşları döşeyen, yine doğru delegasyon ve geri bildirimle güçlendirilmiş liderliktir.

Not:

Kitabın Ortası yayınında sorularımı oldukça bilgilendirici bir şekilde yanıtlayan Evrim Kuran ve Murat Yesildere ’ye ayrıca teşekkür ederim.

Yayının tamamını aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz:

https://www.youtube.com/watch?v=s4mjEqCchio&list=WL&index=47



3 hafta önce Venedik Maratonu’nu koştum.

Her koştuğum maratonda olduğu gibi, muazzam bir deneyim olarak hatırlayacağım.

Ancak maratonun başlangıcını düşündüğümde hâlâ içimin sıkıldığını hissediyorum.

Çünkü, belirsizliğin en yoğun, endişenin en hakim ve bitiş çizgisinin en uzak olduğu noktadaydım.

Fakat koşu başladıktan sonra, kilometreler dakikaları kovalamaya başladığında, bu koşuda da sürece dair yeni farkındalıklar keşfettim.

Bitiş çizgisini düşünmek yerine, o çizgiye giden yolu adım adım tanımlamanın ne kadar değerli olduğunu gördüm.

Tamamladığın her mesafeyi anlamlandırmanın kıymetini gördüm.

Ve üstelik son 2 kilometrede, Dükler Sarayı bölgesinde şehirde sular yükseldiğinde, bacaklarımda güç kalmadığını sanmama rağmen, suyun içinden geçip ilerleyecek iradeyi ve kuvveti hâlâ taşıdığımı da gördüm.

Tüm bu farkındalıklar, aslında iş hayatındaki süreçlerle ne kadar benzer olduğunu hatırlattı.

İş hayatında, geriye dönüp baktığınızda tamamladığınız bir projeyi düşünün; projeye start verilen ilk gün bitiş çizgisi ne kadar uzaktaydı değil mi? Ve belki de, planlanan yol haritası ne kadar farklıydı?

İşte tam da bu yüzden, tıpkı maratonda olduğu gibi iş hayatında da bitiş çizgisine odaklanmak çoğu zaman bizi kaygıya sürüklüyor. Oysa gerçek ilerleme, yolu parçalara ayırıp her adımı anlamlandırdığımızda geliyor.

Bir projede atılan ilk adım, kimi zaman en belirsiz ve en yorucu olanıdır. Planlar yolda değişir, öngörüler dönüşür, kimi zaman “gücüm kalmadı galiba” dersiniz. Ama sonra bir bakarsınız, en zorlu yerden geçmenizi sağlayan şey aslında adım adım ilerlemenin kendisidir.

Bu yüzden bugün, ister bir maraton koşuyor olun ister bir proje yönetiyor olun, bitiş çizgisini düşünmek yerine o çizgiye götüren yolu küçük parçalara bölmeyi, her adımı görmeyi ve ilerledikçe güçlendiğinizi hatırlamayı seçmek, belki de en doğrusu.

Çünkü ilerleme, büyük sıçrayışlarda değil; farkına vardığınız, anlam yüklediğiniz ve üst üste koyduğunuz adımlarda saklı.

 

 

Hayat, kendini bulma arayışı değil; kendini yaratma arayışıdır.

George Bernard Shaw

Sinan Reis
Sinan Reis

Talent & HR Consultant | Empowering People & Companies through Recruitment, Development & Employer Branding

Arama Yapın