Herkese merhaba! Kahveniz hazırsa, bu hafta rapora takılanları beraber turlayalım:
Geçtiğimiz günlerde, çok değer verdiğim bir meslektaşım zaman yönetiminden dem vuruyordu.
Yıllar önce aldığı zaman yönetimi eğitimlerinden bahsederken, yöntem olarak erken kalkmanın önerilmiş olduğunu söyledi ve ekledi:
“Ben zaten her gün düzenli olarak saat 5’te kalkıyorum?”
İş hayatında stres yönetimi, kriz yönetimi gibi trend olan zaman yönetimi olgusunun günümüz dinamikleri ve gerçekleriyle farklı şekilde tanımlanması gerektiği kanaatindeyim.
Çünkü dijitalleşen dünya ile birlikte adeta bir içerik bombardımanı altındayız.
Örneğin; Spotify, YouTube, Harvard Business Review, LinkedIn Learning gibi platformlarda belirli kanalları ya da konuları takip ettiğinizi düşünelim. Tüm bu içerikleri, sabit bir disiplinle takip edebildiğimizi söyleyebilir miyiz?
Ya da “to do” listelerimizin birkaç günlüğüne bile olsa tamamen boş kaldığı zamanlar oluyor mu?
Her hafta bir sonraki haftaya devreden yapılacaklar maddelerinden hiç söz etmiyorum bile…
İçinde bulunduğumuz dünyanın temposunda, zaman yönetiminden ziyade başka bir kavram belki de çok daha kritik bir noktada duruyor:
“Zaman yaratımı”.
Çünkü gündemimizde yer alan onlarca konu arasından tek bir başlığa odaklanabilmek ve adım adım ilerleyebilmek, başlı başına önemli bir mesele.
Özellikle sosyal medyanın bitmek bilmeyen içerikleriyle zamanımızı tüketme riskini düşündüğümüzde…
Harvard Business Review’da yayımlanan bir çalışmada da vurgulandığı üzere, günümüz profesyonellerinin en büyük problemi zaman yetersizliği değil; sürekli bölünen dikkat. Dijital içerik bombardımanı ve zihinsel bölünmeler, erken kalksak bile günün sonunda “yine yetişmedi” hissinin değişmemesine neden oluyor.
Bu nedenle atılabilecek en basit ama en etkili adımlardan biri, sosyal medya detoksu. Tamamen hayatımızdan çıkarmaktan değil; dikkatimizi parçalayan içerik akışını bilinçli şekilde sınırlamaktan bahsediyorum. Gün içinde defalarca bölünen odağın, aslında en büyük zaman kaybı olduğunu fark etmekle başlıyor her şey.
Bir diğer kritik adım ise takvimi yalnızca hatırlatmalar için kullandığımız bir araç olmaktan çıkarmak. Odaklanmamız gereken konular için kendimize toplantı atmak; tıpkı bir başkasıyla görüşecekmişiz gibi. Çünkü takvimde yeri olmayan iş, çoğu zaman zihinde de öncelik kazanamıyor. William Treseder’in yine aynı yazıda belirttiği gibi, dikkatin korunması çoğu zaman niyetten değil, yapısal önlemlerden geçiyor.
Alıntıladığım yazının 2016’da, yani bundan neredeyse on yıl önce kaleme alındığını düşündüğümüzde, bugün zaman yaratımı konusunda çok daha zorlu koşullar altında olduğumuzu söylemek mümkün.
Bu tablo bize şunu açıkça gösteriyor: Çözüm; tüm bu dijital bombardımanlara rağmen odağı koruyabilmek, sürekliliği sağlayabilmek ve disiplini bilinçli olarak inşa edebilmek.
Çünkü günün hangi saatinde başladığımızdan çok, dikkatimizi neyin üzerinde ve ne kadar istikrarlı tutabildiğimiz artık belirleyici oluyor.
Belki de zaman yaratımı, tam olarak burada başlıyor.
Çalıştığım firmada, HRBP’si olduğum departmanın oldukça stresli ama bir o kadar da başarılı geçen bir projesi vardı. Proje tamamlandığında, departmanın toplantı masasına küçük bir tebrik notu ve bir kutu çikolata bırakmıştım.
Beklediğimden çok daha fazla karşılık buldu.
Günlük iş akışı içinde hedeften hedefe koşarken çoğu zaman durmayı, nefes almayı ve kutlamayı unutuyoruz. Hal böyle olunca, tutkumuzu bize hatırlatan manevi güçten kendimizi, çevremizi, birbirimizi mahrum bırakıyoruz.
Oysa başarı yalnızca bir sonraki hedefte değil; o hedefe giderken verilen emekte, gösterilen dayanıklılıkta ve birlikte başarmış olma hissinde saklı.
Geri bildirim dediğimizde zihnimiz çoğu zaman geliştirilmesi gereken alanlara gidiyor. Halbuki geri bildirim aynı zamanda “gördüm”, “fark ettim” ve “takdir ediyorum” demek.
Performansından memnun olduğumuz, kendini geliştiren bir ekip üyesine ya da bir projede sorumluluk alıp destek olan bir ekip arkadaşına teşekkür etmek, kurum kültürünü güçlendiren en basit ama en etkili adımlardan biri.
Bu yaklaşım bana, Campbell Soup’un eski CEO’su Douglas Conant’ı hatırlatıyor. Conant, CEO’luğu boyunca çalışanlarına her gün el yazısıyla teşekkür notları yazmış ve görev süresi boyunca 30.000’den fazla not kaleme almıştı. Kendi ifadesiyle bu notlar bir jestten çok, insanlara “görüldüklerini” hissettiren bilinçli bir liderlik pratiğiydi.
Bazen küçük bir teşekkür notu, karşımızdakinin işe dair tutkusunu hatırlamasını bile sağlayabiliyor.
Sonuçta, bir kahvenin kırk yıllık hatırı var, değil mi?
Dünyayı değiştiremiyorsan, dünyanı değiştir.
Stefan Zweig